Sayı: 112 18 Kasım 2008
 
20:10:58
 
1115
(defa okundu)
“Doğadaki maddeleri tek bir ana maddeye bağlayabilir miyiz” sorusu, “maddelerin bölünmesinde bir sınır var mıdır” sorusunu da birlikte getirdi. Nitekim ilk atomcu da Miletos’tan çıkmıştır. Bu kişi, olasılıkla Thales’in öğrencisi olan Leucippos’tur (MÖ 5. Yüzyıl). O da çok ünlü bir atomcu yetiştirmiştir: Abderalı Demokritos. Lökipos ve Demokritos, maddelerin bölünmesinde ergeç bir sınıra varılacağını, buna da artık “bölünemez” anlamına gelen “atom” adını vermişlerdi. Yalnız bu düşünceleri anlamaya çalışırken bunların hangi düşüncelere karşı geliştirildiğini kavramalıyız. Aynı zaman diliminde düşünce tarihi tarihinin başka iki büyük ismi Güney İtalyalı(Elea)Parmenides ve onun öğrencisi Zenon vardır. Parmenides, evrenin maddeyle dolu olduğunu, hareket denen şeyin göz aldanmasına dayandığını ileri sürmüştü. Öğrencisi Zenon ise hocasının bu fikirlerini desteklemek üzere son derece zekice paradokslar geliştirmişti. Atomcular, evrenin doluluğu fikrine karşı, evrenin boşluk ve atomlardan oluştuğunu ileri sürmüşlerdi. Onlara göre her maddenin kendine özgü atomları vardı ve onlar, birbirlerine bağlanarak çevremizdeki maddeleri oluşturuyordu. Kuşkusuz atomcuların ve karşıtlarının öne sürdüğü ilginç ve ayrıntılı görüşler vardır; ama biz kısa bir anımsatma yapmakla yetiniyoruz. Atomcu düşünce Ortaçağ İslam dünyasında özellikle Mutezile (Ayrılanlar) akımından düşünürlerce savunulmuştur. Bunların başında Ebu Huzeyl, Cabir İbni Hayyan, El Razi gibi devler vardır. Bunun karşısında ise Farabi, İbni Sina gibi gibi devler yer alır. Farabi ve İbni Sina, daha çok Aristo’nun yolunu izleyerek boşluğu ve atomcu düşünceyi reddederler.(Bu konunun ayrıntısını merak eden okurlara Atomun Peşinde (İnkılâp Yayınları) adlı kitabımı öneririm.) İlk çağ Yunan dünyasındaki ve Ortaçağ İslam dünyasındaki atomcu düşünceler, oldukça güçlü kanıtlara sahip olsa da deneysel temellerden yoksundu. Kanıtlamalar, mantıksal akıl yürütmelerden öteye gidemiyordu. Atomcu düşüncenin denel temellere dayanarak canlanması, aradan yaklaşık 2300 yıl geçtikten sonra, 19. Yüzyıl başlarında gerçekleşmiştir. Anımsanacağı gibi bu düşüncenin “babası” John Dalton’dur (1766-1844). Atomun yapısı ise yaklaşık yüz yıl sonra 19. Yüzyıl sonunda ve 20. Yüzyıl başında aydınlatılabilmiştir. Atom konusu, yalnızca doğal bilimin değil, felsefi düşüncelerin de konusu olmuştur. 20. Yüzyıl başında bile bazı fizikçiler ve kimyacılar, “gözle görülmediği için” atomun varlığını kabul etmemişlerdir. Dahası onların alaycılığı sonucu, büyük bir fizikçi olan ve atomların varlığını düşünen Boltzman canına kıymıştır. Günümüzde artık teknoloji bir bakıma atom teknolojisidir. Bilim adamları, atomun derinliklerinde çekirdekte, araştırmalar yapıyorlar. Protonu ve nötronu oluşturan kuarkları araştırıyorlar. Maddenin en temel yapısını incelemek üzere tasarlanmış dev laboratuarlar Birleşik Devletler, Avrupa ve Rusya’da bulunmaktadır. Bu laboratuarların ana bölümü, protonların- kuantum parçacıklarının- çok yüksek hızlara kadar hızlandırıldıkları ve sonra çeşitli hedeflerle çarpıştırıldıkları boş bir halkadır. Atomun küçük dünyasını araştırmak için gerçekten dev laboratuarlara yatırım yapmak gerekiyor. İlk bakışta bu yatırımı anlamak ve yapmak zor geliyor. Fakat geleceğin teknolojisi ve bilimi, bu uygarlık fikrine güven duyan ve yatırım yapan toplumların olacaktır. Atom düşüncesinin yaklaşık 2500 yıllık öyküsünü Nobel Ödüllü fizikçi Steven Weinberg şöyle özetlemiştir: “ Leukipos ve Demokritos’un Yunanistan’ından bizim zamanımıza kadar temel parçacık düşüncesi, bilimin en temel amacının, yani doğanın karmaşıklığını basit ifadelerle anlatmanın simgesi olmuştur.” Ramazan Karakale
|