Vedat Erkin
Yazarlar - Vedat Erkin
Yayınlanma: 16 Ocak 2026

Kaos çağında Türkiye’nin rotası

PESTOP

Napolyon Bonapart, bir keresinde “Bir devletin politikasını coğrafyası belirler” demişti. Bu söz, bugün Ankara’nın pencerelerinden bakıldığında her zamankinden daha manidar, daha yakıcı bir hakikati fısıldıyor. Dünya, 2026’nın ilk ışıklarıyla birlikte, eski nizamın can çekiştiği ancak yenisinin henüz doğum sancılarını atlatamadığı o meşhur “fetret devrine” iyiden iyiye yerleşmiş durumda.

Washington’dan yükselen Venezuela hamleleri, Güneyimizde Baas rejiminin çöküşünün ardından hâlâ oturmayan taşlar ve Karadeniz’in ısınan suları… Tüm bu resim, bize tek bir şeyi işaret ediyor: Tarih tekerrür etmiyor, fakat kafiye yapıyor.

Sykes-Picot’nun Hayaleti ve Güney Cephesi

Gecce Haber Ici

Suriye’de Baas rejiminin tarihe karışmasının üzerinden bir yıl geçti. Ancak Şam sokaklarındaki sessizlik, kimseyi yanıltmamalı. Bugünlerde masada olan “SDG ile yeni Şam ordusunun entegrasyonu” süreci, bölgeyi bilenler için sadece teknik bir askeri birleşme değil; sınırımızda kurgulanan yeni bir “Truva Atı” projesidir.

Ankara’daki devlet aklı, bu gelişmeyi salt bir iç savaşın bitişi olarak okumuyor; aksine, yüz yıl önce cetvelle çizilen sınırların, bugün etnik ve mezhepsel demografi üzerinden fiilen değiştirilme çabası olarak görüyor. “Devlet-i ebed müddet” şiarı, duygusal tepkileri değil, soğukkanlı bir “beka” stratejisini zorunlu kılar. Şam ile yürütülen arka kapı diplomasisi, sadece komşuluk ilişkisi değil, güneyimizde bir terör koridorunun tahkim edilmesini önleme mücadelesidir.

Öte yandan, Gazze’de kurulması planlanan Uluslararası İstikrar Gücü (UİG) meselesi, Batı’nın ikiyüzlülüğünün turnusol kağıdı olmuştur. Tel Aviv’in, Türkiye’nin bu güçte yer almasını veto etmesi ve Washington’ın buna sessiz onayı, bölgedeki “yeni normalin” Türkiye’siz kurgulanmak istendiğinin en net kanıtıdır. Ancak unuttukları bir şey var: Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye rağmen kurulan hiçbir denklem, “sürdürülebilir” değildir. Bu, bir hamaset değil, saf bir jeopolitik gerçekliktir.

Zirveler Yılı ve “Stratejik Otonomi”

2026, Türkiye için bir “Zirveler Yılı” olacak. Temmuz’da Ankara’da toplanacak NATO Zirvesi ve Kasım’da Antalya’daki COP31, şüphesiz ülkemizin diplomatik sıklet merkezini gösterecek. Ancak asıl mesele, ev sahibi olmak değil, oyun kurucu kalabilmektir.

Trump yönetiminin Venezuela’ya yönelik agresif dönüşü ve “Önce Amerika” doktrininin en kaba haliyle sahneye sürülmesi, küresel sistemde “kural temelli düzenin” son kırıntılarını da süpürüyor. Böyle bir atmosferde NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapmak, Ankara için ateşten bir gömlek giymek gibidir. Türkiye, bir yandan İttifak’ın güney kanadını tutan sadık bir müttefik profilini korurken, diğer yandan Rusya ve Avrasya ile kurduğu “muvazene” siyasetini (denge politikasını) sürdürmek zorunda.

Bu “ince ip cambazlığı”, Osmanlı’nın son dönemindeki Abdülhamid diplomasisini andırıyor. Ne Doğu’ya tamamen teslim olmak ne de Batı’nın kaprislerine boyun eğmek… Türkiye’nin 2026 rotası, tam olarak bu “Stratejik Otonomi” kavramında düğümleniyor.

Sonuç Yerine: Ufukta Görünen Fırtına

Kelimeleri süslemeye gerek yok; dünya, büyük güçlerin bilek güreşine tutuştuğu, zayıfların ise ezildiği bir “orman kanunu” dönemine giriyor. Ekonomik krizler, enerji koridorları üzerindeki savaşlar ve hibrit tehditler, önümüzdeki aylarda şiddetini artıracak.

Türkiye’nin elindeki en büyük koz, ne sadece askeri gücü ne de genç nüfusudur. Asıl kozu, bin yıllık devlet geleneğinden süzülüp gelen o “basiret”tir. Duygularımızla değil, aklımızla hareket etmek zorundayız. Zira satranç tahtasında piyon olmakla şah olmak arasındaki fark, hamle sırasının kimde olduğunu bilmekten geçer.

Geminin rotası doğru, ancak deniz her zamankinden daha dalgalı.

Görünenin ardındaki hakikati arayanlara…

Vedat ERKİN

0
0
0
0
0
0

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir